![]()
Yaz mevsimi dışarıdan bakınca bir güneş gözlüğü reklamı gibi dursa da, perde arkası aslında tam bir trajikomedi. Tatilin o havalı fotoğraflarının ardında, hepimizin dile getirmediği ama canından bezdiği o “sevimsiz” anlar pusuda bekliyor.
Listenin zirvesinde, asla kurumayan ve giyerken insanı hayattan soğutan ıslak mayolar var. O soğuk ve yapışkan dokunuş, sabahın ilk ışıklarında insanın ruhunu teslim etmesine yetiyor. Bir de buna “nem değil ama sıcağı fena” diyen amcalar eşlik edince, psikolojik savaş başlıyor. Sırtınızdan aşağı süzülen o tek damla terin yarattığı kaşıntı hissiyle başa çıkmaya çalışırken, bir de güneş kreminin kumla olan kutsal ittifakı devreye giriyor. Bir anda kendinizi panelenmiş bir tavuk gibi kumsalda yatarken buluyorsunuz.
Geceleri ise durum daha vahim. Vantilatörün önünde “Aaa” diye bağıran çocuk saflığımızı, kulağımızın dibinde F1 pilotu gibi pike yapan sivrisinekler öldürdü. O vızıltıyı duyunca havluyla yapılan kör dövüşü, yazın en büyük spor aktivitesi haline geldi.
Sonuç mu? Her yaz sonunda “Bir daha asla sıcak yere gitmeyeceğim” diye yemin edip, bir sonraki Haziran’da yine o ter kokulu metrobüs camına başımızı yaslayıp deniz hayali kuruyoruz. Yaz sevgisi, biraz da bu işkencelere aşık olma sanatıdır.














