![]()
Dünyada en kolay verilen söz, en kısa sürede bozulan sözdür: “Söz, kimseye söylemeyeceğim!”
Karşındaki sana eğilir, etrafına bir bakır, sesini en kısık tona alır ve kulağına fısıldar. O an omzuna büyük bir emanet yüklenmiş gibi hissedersin. Göğsünü gere gere, “Merak etme, bende kalır, mezara kadar götürürüm” derken öyle samimi, öyle ciddi durursun ki karşı tarafın içi rahat eder. İçinden “ah ne kadar güvenilir insanım” diye geçirirsin.
Sonra aradan tam on beş dakika geçer. Başka bir arkadaş gelir, çay gelir, konu bir yerlere gelir. Ve o lanet dilin kıpırdamaya başlar.
İlk önce ön sözünü hazırlarsın: “Vallahi söylemeyecektim ama sana söyleyeyim, sadece sen bil,” derken ağzının kenarı kıpır kıpırdır. Sonra bir bakarsın ki sırrı verirken yanına ekstra detaylar eklemiş, hatta olayı biraz daha renklendirmişsin. En sonunda da gururla eklersin: “Ama sakın söyle ha! Benden çıktı deme!”
Hepimizin içinde öyle bir meraklı var ki; sırrı saklamak yerine “biliyorum ama sana özel söylüyorum” hazzını yaşamayı tercih ediyor. Sanki sırrı tutmak değil, sadece bir sonraki kişiye aktarmakla görevli postacı gibiyiz. Bize emanet edilen şeyi bir sonraki durağa teslim etmeden duramıyoruz.
En komik tarafı da sonradan yaptığımız vicdan muhasebesi! Sırrı yaydıktan sonra dönüp kendimize “kötü mü yaptım acaba? Yaa sadece ona söyledim, o da zaten başkasına söylemez herhalde” diye kendimizi teselli ederiz. Hâlbuki biliyoruz ki o sır, şimdi şehrin dört bir yanına uçmaya hazır bir güvercin gibidir.
Ve en acı gerçek şu ki; sana sır veren kişi, sana güvendiği için kaybetti. Sen ise sadece “ben biliyorum” hazzını bir başkasıyla paylaştığın için kazandığını sanıyorsun. Hâlbuki hepimiz aynı gemideyiz: Sır tutacağına söz verip, ilk fırsatta ağzından kaçaran zavallılar gemisi.
Son olarak da hepimiz aynı cümleyi kurarız: “Bir daha bana sır söylemeyin yav, ben ağzımın tutmayacağını biliyorum!” deriz de bir sonraki sırrı dinlemek için kulaklarımızı dört açarız bile…














