![]()
Giysi alışverişinin en eski, en geçerli ve bir o kadar da mantıksız kuralı: “Bir beden büyük alayım, en azından giyerim.”
Mağazada gömleği, pantolonu, tişörtü eline alırsın. Tam bedenini denersin, harika durur. Ama içinde o küçük ama güçlü ses hemen devreye girer: “Ya yıkayınca çeker? Ya kilo alırsam? Ya birkaç ay sonra üstüme olmazsa?”
İşte o an mantık devre dışı kalır. Satış görevlisine dönüp şu meşhur cümleyi söylersin: “Bir beden büyük olsun, olur mu?”
Eve gelir, paketi açar giyersin. Bir bakarsın omuzlar kulaklarının hizasında değil, kollar parmak uçlarının 5 santim ötesinde, bel kısmı ise kemerle bile toparlanamayacak kadar bol. Sanki kendi bedenin değil de, abinin ya da babanın kıyafetini ödünç almışsın.
Ama hemen kendini teselli edecek bahaneyi bulursun: “Şimdi biraz bol olsun, yazın altına bir şey giymeyince tam olur” ya da “İleride kilo alırsam diye hazırda dursun.”
O giysi dolabın en arka köşesine kaldırılır. Aradan aylar, hatta yıllar geçer. Arada bir eline alırsın, bakar, “Hala çok büyük” diye geri koyarsın. O “ileride” dediğin gün bir türlü gelmez. Ya kilo almazsın, ya da aldığında bile o giysinin kesimi artık modası geçmiştir ya da hala bir türlü tam oturmaz.
En komik yanı da şudur: Aynı korkuyu bir beden küçük alırken yaşamazsın. Küçük olsa “Zaten giyemem” dersin ama büyük olsa “Bir gün mutlaka giyerim” umudu hep vardır. Sanki giysinin büyüklüğü zamanla küçülecek, ya da senin bedenin bir sihirli değnekle büyüyecek!
Sonuç olarak dolaplar, bu umutla alınmış, “bir gün giyilir” beklentisiyle bekleyen, asla giyilmeyecek giysilerle doludur. Belki de bu, insanlığın en masum alışveriş yanılgısıdır: “Bol olsun, zararı olmaz” düşüncesiyle aslında hiç giyilmeyecek bir şeyi satın almak.














