![]()
90’larda çocuk olmak, sadece taso oynamak veya yerli malı haftasında sıra örtüsüne kısır dökmek demek değildi. O yıllar, öğretmenlerin o dönemin “pedagojik formasyonu” sayılan meşhur “cevazları” (izinleri ve hakları) karşısında bir hayatta kalma mücadelesiydi. Eğitim sistemi henüz “öğrenci merkezli” olmamıştı; sistem tamamen “öğretmen merkezliydi” ve hocaların cephaneliği bir hayli genişti.
En popüler ve aerodinamik cevaz, şüphesiz “Uçan Tebeşir ve Silgi” hakkıydı. Arkaya dönüp yan sıradakinden kalemtıraş mı istiyorsun? Kafana güdümlü füze gibi bir kireç kütlesi veya içi toz dolu o gri sünger fırlatılırdı. Öğretmenler, fizik kurallarını altüst eden bir falso yeteneğiyle nokta atışı yaparlardı.
Bir de anne babaların okula kayıt esnasında imzaladığı o meşhur görünmez protokol vardı: “Eti senin, kemiği benim.” Bu evrensel haktan güç alan hocalar, sarı tahta cetveli bir eğitim materyalinden ziyade bir asayiş aracı olarak kullanırdı. Parmak uçlarını birleştirip hocaya uzatmak ve o “şraak” sesini duymak adettendi.
Ceza repertuarı bununla da sınırlı değildi. Sınıfta konuşmanın bedeli, tek ayak üzerinde tahta önünde bekletilmek veya daha kötüsü, “çöp kutusunun yanında amuda kalkmaktı.” Kulak memelerinden tutulup havaya kaldırılmak suretiyle yerçekimine meydan okuyanlar mı ararsınız, favorileri dikey doğrultuda çekilenler mi? Hele bir de o kolektif suç mekanizması olan “Sıra dayağı cevazı” vardı ki; faili meçhul bir gürültü yüzünden tüm sınıf arka arkaya dizilir, nasibini alırdı.
Bugün rehberlik uzmanlarının ve pedagogların saçını başını yolacağı bu absürt yöntemler, 90’ların doğal birer gerçeğiydi. Yine de o tebeşir tozunu yutup, o ahşap cetvellerin gölgesinde büyüyen nesil, hayata karşı acayip bir bağışıklık kazandı ve her şeye rağmen o günleri gülerek anmayı başardı!














